10 Nisan 2014 Perşembe

Genç Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Genç olmanın dayanılmaz bir hafifliği vardır. Öyle ki bu hafiflik hiçbir şeye benzemez. Tabirin içinde geçen “dayanılmaz” sözcüğü ona gizli bir cazibe katsa da esasen bu hafifliğe katlanılmaz demek daha doğru olur. Evet, genç olmanın katlanılmaz bir hafifliği vardır!

Neden katlanılmaz bu hafifliğe? Dayanılmaz olan birtakım ağırlıklar değil midir çoğu zaman? Çelişkili gibi görünse de esasen basit bir cevabı var bu sorunun. Hafifliğe dayanması daha zordur. Çünkü omzunuza yüklenen ağırlık karşısında herkes sizden yana olur ve ağırlığın cinsine göre size gizli bir saygı duyarken hafiflik tepenizde dolaşan ve sizden başka kimsenin göremediği kara bir bulut gibidir. Bu yüzden hafifliği sırtlayan kimseler her zaman yalnız ve kara bulutlarıyla baş başadırlar.


Taşıması en zor hafifliklerden biridir genç olmak. Çünkü diğerleri sizi yok saymakla kalmaz, size içten içe bir öfke de duyarlar. Sizden yaşça küçük olanlar için erişmek için yanıp tutuştukları yasak bir meyvedir gençlik. Yaşça sizden büyük olanlar içinse elden kaçırılmış beyaz bir kuştur ve bu kuşun bir daha yakalanma ihtimali olmadığı açıktır. Sizinle bu dayanılmaz hafiflik konusunda duygudaşlığı olmayan akranlarınız ise sizi adeta hor görürler. Hayatın bazı kuralları vardır onlara göre. Bu kurallara uyamamak da sizin kabahatinizdir. Üstelik sizi hor görmekten gizli bir gurur duyarlar adeta. Oysa o akranınızdır ama hiç genç olmamıştır. Bir yetişkinlik telaşıdır onunki.

Tuğba Doğan’ın Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ilk romanı Musa’nın Uykusu da tam bu türden bir hafiflik üzerine kurulu. Ağırlıklı olarak bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı roman gerek anlatım dili, gerekse biçimiyle Oğuz Atay’ın fenomen haline gelen romanı Tutunamayanlar’ı akla getiriyor. Bu hikaye de tıpkı Tutunamayanlar gibi bir özne (Tutunamayanlar açısından Turgut Özben) ve bu öznenin hayat akışını kıran ve özneyi bilincinde karanlık bir yolculuğa sürükleyen bir özne/nesne (Tutunamayanlar açısından Selim Işık) arasında kurulu. Burada da özne/nesne varlığından çok yokluğuyla etki yaratıyor.
 Hikaye kitaba adını veren Musa’nın romanın baş karakteri Zeliha’nın evinde bütün hayal kırıklıklarının bir timsali gibi belirmesiyle başlıyor. Zeliha’nın kendisine bir müttefik olacağı inancıyla uzun uzadıya beklediği kardeşi Musa önce gecikmesiyle, sonra da gecikmesinin şekil verdiği varlığıyla hayal kırıklıklarının sıfır noktası oluyor Zeliha için. Bir müttefik bekleyen Zeliha karşısında ancak ve ancak bir kader ortağı buluyor ve Zeliha ile Musa’nın mecburi yol arkadaşlığı da böylece başlamış oluyor. Zeliha’nın müttefikini bekleyişi öyle uzun sürüyor ki bir noktada beklemek bir varoluş biçimi haline geliyor Zeliha için. Zeliha kardeşini bekliyor. Zeliha o evden çıkacağı günü bekliyor. Zeliha romanını yazmayı bekliyor. Zeliha sırasının gelmesini bekliyor. En çok Musa’nın ölmesini bekliyor. Musa ki Zeliha’nın bütün bekleyişlerinin bekçişi. Ateşler yakmıyor Musa’yı. Ne yapsa ölmüyor!
Bakmayın bu satırlarda öyle göründüğüne, bir süper kahraman değil Musa. Aksine öyle pasif, öyle durağan ki adeta bir taşın ağırlığına sahip. Pasifliği de sığlığından değil üstelik, tamamiyle başka bir dünyanın insanı oluşundan. Evet evet, kesinlikle bir meteor bu Musa! Zeliha’nın evinin, hayatının, aklının,  dayanamadığı gençliğinin ortasına düşen bir meteor. Öyle bir delik açıyor ki düştüğü yere artık hafızasında ne varsa geçmişe ve geleceğe dair kusmalı bu çukura Zeliha. Kusmalı ki senelerdir ihtimamla sakladığı bu yara gün yüzüne çıkmasın. Kusmalı ki bu dayanılmaz hafifliğin altında ezilip kaybolmasın.
Musa suya bırakılandır. Zeliha su perisi. Yaralarsa ancak onları kabul edip kaşımayı bıraktığımızda kabuk tutmaya başlar. Ve bütün nehirler her zaman Musa ile Zeliha’yı kavuşturur.
Tuğba Doğan düşünce ülkesinin topraklarından başka yerle vatandaşlık bağı olmayan, kimi zaman amaçsızlığı kimi zamansa amaçlarının ufuk çizgisinde bir noktadan ibaret oluşu altında ezilen, hiçbir zamana tam manasıyla ait olamayan ve kader çizgisinin bir yerde kırılmasını umutsuzca bekleyen kendi kuşağından bir kadının hikayesini içtenlikle anlatmış. Siz de gençliğin dayanılmaz hafifliğine karşı Zeliha’ya bir omuz vermek isterseniz Musa’nın başı göğsünüze yaslanmak üzere bekliyor.

Musa’nın Uykusu
Tuğba Doğan / Şubat 2014
Yapı Kredi Yayınları, 153 sayfa.

Bu yazı 12.03.14 tarihinde www.sabitfikir.com adresinde yayınlanmıştır. 

18 Mart 2014 Salı

Bir Delinin Anatomisi

Bir insanın neden delirdiğine dair binlerce neden sayılabilir ama insan nasıl delirir? Birdenbire mi? Bir şimşek gibi çakan bir şey midir delilik? Etrafımızı yavaş yavaş saran, karanlık bir boşluk mudur yoksa? Sahi, delilik nedir?

Hatıralar neden yapılmıştır ki bu kadar uçucudur? Bu yüzden mi kayıt altına almadan duramayız onları? Hatırlayınca mı kaydederiz onları? Unutmamak için mi? Ya da ileride hatırlamamıza yardımcı olmalarını mı umarız?


Gogol’ün Delinin Hatıra Defteri adlı uzun öyküsünü ilk okuduğumda 11 yaşındaydım. Babamın kitaplığından geriye kalmayı başarmış birkaç kitaptan biriydi. Vişne çürüğü renkte bir kapağın üzerinde siyah harflerle “Bir Delinin Hatıra Defteri” yazardı, o kadar. Benim çocuk edebiyatından yetişkin edebiyatına geçişimin ayak sesleriydi bir bakıma. Gogol’ün üslubundaki ince ironi beni mest etmişti o zamanlar. Düpedüz komik adamdı bu Gogol! Aksenti İvanoviç denen deli de ondan aşağı kalmazdı hani.

Bu akşam bu eski dostum Devlet Tiyatrosu Üsküdar Tekel Sahnesi’ndeydi. Oldukça maceralı bir biçimde edindiğimiz biletlerimiz cebimizde, soluğu sahnede aldık. Sahnenin ortasında dev bir vinç, vincin demir sepetinden sarkan bir ayak, her yan duman. Kapılar kapanıyor, haydi oyun başlasın!

Erdal Beşikçioğlu’nun ününe yaraşır bir oyunculuk yeteneği olduğu apaçık. Beylik bir laf vardır. “Oyuncunun enstrümanı bedenidir.” denir. Erdal Beşikçioğlu’nun bu enstrümanın virtüözü olduğunu söylesek herhalde yanlış olmaz. Bir saat on beş dakikalık oyun süresi boyunca vincin üzerinde ayak basmadık yer bırakmayan ve vücudunu olabilecek en üst performansta kullanan çelimsiz görünüşlü bu adam bu kas yapısını neresinde saklamış bugüne dek!

Ancak Erdal Beşikçioğlu’nun bu takdire şayan oyunculuk becerisine rağmen oyunun ilk 20 dakikasının benim için oldukça zorlayıcı olduğunu itiraf etmeliyim. Erdal Beşikçioğlu’nu daha evvel sinemada ve televizyonda izlemiştim ama hiç sahnede izleme fırsatım olmamıştı. Sinemadaki gerçeklikle tiyatrodaki gerçeklik bambaşka şeyler olduğu için açıkçası karşımdaki adamın kim olduğunu bilmiyordum. Ve izlemekte olduğum oyuna yoğunlaşmama engel olan, beni huzursuz eden bir şey vardı. Yavaş yavaş bu şeyin ne olduğunu çözmeye başladım. Sahnede adım adım delirmekte olan bir adam yoktu. Zaten delirmiş bir adam vardı. Üstelik metnin kurgusuna baktığımızda göreceğimiz üzere bugünden geriye bakılarak anlatılan bir öykü değildi bu, aksine bir güncenin ruhuna uygun olarak neredeyse günü gününe kaydediliyordu. 

Bana sorarsanız bu durum Aksenti İvanoviç’in deliliğinin yükselen bir seyir izlemesini zorunlu kılıyor. Mevcut reji dahilinde de elbette yükselen bir çizgi takip ediliyor ama başlangıç noktası yükseklerde bir yerde seçildiği için seyrin yükselişi dar bir aralığa sıkışmış durumda. Dolayısıyla oyunun ilk yarısında seyirci bu yüksek başlangıç çizgisinden başlayan oyuncuya yetişmek için adeta koşmak zorunda kalıyor. Seyirci oyuncuya yetiştiği noktada öyle hızlı yükselmiş oluyor ki bu kez de oyuncudan kendi hızına yaraşır bir yükseliş beklemeye başlıyor.

Bu en azından benim için böyle oldu. Delirmekte olan bir adamın hikayesini beklerken delirmiş bir adamın hikayesiyle karşılaştım ve karakterin deliliğine eşlik etmek için tutturduğum tempo oyunun geri kalanına fazla geldi. Bir öykü ile tiyatro oyunu arasındaki farkları kabul etmek gerekir elbette. Öyküyü okuyan ben yazar Gogol’ün birinci dereceden muhatabıyımdır. Ancak oyunu izleyen ben ancak Gogol’ün birden fazla yorumcusuyla muhatabımdır. Kısaca okurluk peygamberlik mertebesiyse izleyicilik müminlik seviyesidir denebilir bu ilişki dahilinde. Bu iki makamda da bulunmuş biri olarak bana sorarsanız köpeklerin konuştuğuna inanan bir adamın deliliğiyle kendini İspanya Kralı sanan bir adamın deliliği arasında mutlak bir dozaj farkı vardır.

Gogol’ün manik-depresif kişilik bozukluğu kavramını bilme ihtimali yok ancak böyle bir karakteri sezgileri yoluyla bulması çok mümkün. Bu yüzden de amirinin kızına duyduğu karşılıksız ve imkansız aşkla son derece depresif bir planda başlayan Aksenti İvanoviç’in önce kendini İspanya Kralı sanmaya kadar varan bir manik evre izleyen, hikayenin finaline doğru tekrar depresif bir evreye giren ve yalnız ve yalnız son cümlesiyle tekrar manik bir evreye göz kırpan hikayesinin birtakım keskin dönemeçler içermesi gerektiği kanaatindeyim. Ancak mevcut reji içerisinde bu dönemeçlerin oldukça silik olduğunu söyleyebilir. Çoğunlukla manik bir adam var sahnede.

Fakat eninde sonunda bir metnin muhataplarının sayısı kadar farklı yorumu olduğunu da kabul etmek zorundayız. Benim 11 yaşında tanıştığım eski arkadaşıma kendimce getirdiğim yorum Cem Emüler ve Erdal Beşikçioğlu’nun yorumuyla pek benzeşmiyordu, hepsi o.

Sonuç itibariyle mevcut sanat ortamımızın ortalamasının çok üstünde bir oyunculuk ve sahne/ışık tasarımı içeren keyifli bir oyunla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. Ancak bu yazıya son vermeden evvel söylemek istediğim son bir şey var: Her ne kadar kendimi çocuklara Noel Baba’nın gerçekte var olmadığını söyleyen biri gibi hissetsem de gözlemlerin doğrultusunda belirtmek zorundayım; sahnedeki adam Behzat Amir değil, Erdal Beşikçioğlu.
Sevgiler,
E.

11 Mart 2014 Salı

Ölü Kahramanlar Ülkesi

Kalplerimiz birer yumruk gibi sıkılı. Ne yapsak gevşetemiyoruz. Berkin’e umudun çocuğu derken ne kadar haklılarmış meğer!  Sen gittin, umudumuz da gitti Berkin. Bugün bütün camların buğusuna senin adını yazdım, biliyor musun?

Ah Berkin, sen evine omuzlar üzerinde mi dönecektin benim kara gözlü kardeşim! Senin evine kucaklarda dönmen gerekirdi halbuki.  Ah Berkin, ah anasının kuzusu, seni yaşatamadık. Bizi affet. Yüzün şimdi her yerde, baktığımız her yerde seni görüyoruz. Ah Berkin, sana “Adalet yerini bulacak.” diyebilmeyi ne çok isterdim! Ama bu ülkede bir neslin katili çıktı da mahkemeye ne oldu? Yaşı senden hepi topu 1-2 yaş büyük Erdal’ın fotoğrafına gösterdiler de “ Bu kim? Tanımam!” dedi. Belki senin katillerin de yüzünü unutur ama ya biz? Ya annen? 

Sabahtan beri “Berkin Elvan Ölümsüzdür” deyip duruyor birileri. Bu elbette kötü bir cümle değil ama ben diyemiyorum işte, kalbim sıkışıyor. Sanki annen karşıma dikilip de “Sen onu bir de bana sor             !” diyecek gibi geliyor. Sonra Ali İsmail’in annesinin sözleri geliyor aklıma. “Bana ağlama, oğlun kahraman oldu diyorlar. Kahraman olmasaydı da yaşasaydı. O daha çocuktu!”

Bu ülke ölü kahramanların ülkesi Berkin, bu ülke evlatlarını yaşatmasını bilmiyor. Bu ülkede çocuklar en çok devlet dersinde ölüyor.

Kafamda o cümle çınlayıp duruyor.

O daha çocuktu!


Daha çocuktu!
Bu şarkı eşlik etsin bu gece yolculuğuna kara gözlü kardeşim. Bari gittiğin yerde iyi misin?

10 Mart 2014 Pazartesi

Takip Edilesi Bir Blog

Merhaba!

Güzel arkadaşlarımdan biri olan Perzona'nın çoğunlukla sinema yazıları yazdığı blogunu takip etmenizi tavsiye ederim!

cinezo.blogspot.com


6 Mart 2014 Perşembe

Aklım Albayım, Bana Oyunlar Oynuyor. Tehlikeli Oyunlar...

Moda Sahnesi'ndeyiz. Çay iyice demini almış, çok lezzetli. Fonda çok güzel müzikler çalmakta ki bu müzikleri gişede bize biletimizi veren Barış Yaman'a borçluyuz. Çayımız bitti, son sigaralar içildi. Merdivenlerden aşağı iniyoruz. Benim acilen tuvalete gitmem gerek. (Hayattaki en büyük fobilerimden birinin de ellerimi sabunladıktan sonra otomatik muslukların beni görmezden gelmesi olduğunu biliyor muydunuz?)

İşte salona girdik. Sahnede iki salıncak ve bir adam var. Adamın sizde yarattığı ilk his sempati. Evet, apaçık sempati duyuyorsunuz bu adama. Bilmeyenleriniz için bu adam Erdem Şenocak, aynı zamanda birazdan yaşayacağınız iki buçuk saatlik deneyimin müsebbibi.


Ve oyun başlıyor. Karşımızda meşhur bir romanı oyunlaştırmaya çalışan bir oyuncu yok, adeta romanın içinden fırlamış harflerle ve noktalama işaretleriyle bezeli bir karakter var. Hüsamettin Albay Hikmet Benol'un Öteki Ben'iyse Hikmet Benol da Oğuz Atay'ın gayrimeşru ikizidir. Ama elbette bunu bize bizzat söyleyecek değil. Ben olsam ben de söylemem, ne yalan söyleyeyim! Hatta kendime bile söylemem, zira pek ağzı sıkı biri değilimdir. Oğuz Atay da söylememiş nitekim. Kendine bile söylememiş, bunu günlüklerinden anlıyoruz biraz. Çünkü günlüğünde hep tasarılarından bahseder Atay ama sonunda ortaya çıkan metin kontrollü bir tasarımın değil, kontrollü bir deliliğin ürünüdür. Fakat burada konumuz roman değil oyun olduğu için bu konudaki görüşlerimi ileri bir yazıya erteliyor ve konumuza kesin bir dönüş yapıyorum.

Sene 1970. 25 Nisan günü. Erdem'in doğmasına henüz dokuz sene varken bugünlerin geleceği Oğuz Atay'a malum oluyor ve kendisi yeni tutmaya başladığı günlüğüne şu satırları düşüyor.
"   Sevin "Artık meseleni sanat haline getirdin." dedi. Doğru ya, sanat eseri ile insan, yaşar mı bir insanla yaşadığı gibi.   "
Retorik bir soru olduğunun farkındayım ama benim cevabım evet. Çünkü Erdem Şenocak herhangi birini olanca varlığı ve gücüyle ezmeye muktedir bir sanat eseriyle yaşıyor işte sahnede; sevgilisi gibi, arkadaşı gibi, albayı gibi... Ve her şeyden önemlisi çoğunluğun düştüğü bir yanılgıya düşmüyor Erdem Şenocak; Hikmet'in hastalıklı aklını durumunu trajik bir noktadan anlatmıyor bize. Depresif, buğulu gözleri uzaklara dalan, karizmatik bir ses tonuyla " Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor!" diyen bir Hikmet sunmuyor. Sahnede tam da olması gerektiği gibi bir Hikmet var; kafası karışık, ne yapacağını bilemeyen, kendine  bile yaranamayan... Kimi zamanlar sümük kıvamında bir adam. Oyunlarda asla başrol oynayamayan, ancak başkalarının cümlelerini tamamlayan ve yarım bırakmak zorunda kaldığı cümleleri başkaları tarafından tamamlanan mükemmel bir kaybeden. Sevgi'yi kaybeden, Bilge'yi kaybeden, annesini kaybeden... Sahip olup olabildikleri biricik albayı Hüsamettin başta olmak üzere bir gecekondu mahallesinden ibaret olan Hikmet. Gecekondularla sıkıştırılmış ahşap bir ev Hikmet. Güçlükle ayakta duruyor ve henüz yıkılmamış olması oldukça sıkışık bir vaziyette oluşundan. 


Oyunculuk mevzusuna gelecek olursak; Stanislavski metodu hiçbir zaman takipçisi ya da destekçisi olduğum bir yöntem olmadı. Ama Stanislavski'nin bir sözü vardır ki bence Türkiye'nin tiyatro ortamında birçok oyuncu arkadaşımız bu söz ile damgalanmalı: Sanatta kendinizi değil, kendinizde sanatı seviniz! Erdem Şenocak'ın temelde Grotovski'den etkilendiği ve öğrendiği açık. Fakat aynı zamanda Stanislavski'nin bu sözünün de yaşayan bir temsili gibi. Onu bunca güzel, bunca sevilesi yapan şeylerden biri de bu sanırım. Erdem oynarken kafasının içinde kendini izlemiyor, güzel ya da çirkin görünmesiyle ilgilenmiyor, seyircilerin kendisini izlemekte olduğunu düşünmüyor, Erdem sadece oynuyor. Ve bana geçen hissi odur ki Erdem de sadece oynamak istiyor! Öyle ki onu izleyen birçok oyuncunun onun yerinde olmayı dilediğinden neredeyse eminim. 

Grotovski'den söz açmışken; sahnede bütün ekipmanı iki salıncaktan ve kendi bedeninden mütevellitken iki buçuk saatin tek bir anında dahi seyircinin dağılmasına izin vermeyen Erdem Şenocak beni dehşete düşürdü. Salıncakları kimi zaman mini etekli kadınlar, kimi zaman dolmuş, kimi zaman üzerinde çay taşınan bir tepsi oluyor. Ve sahnede bütün davetlileri Erdem'in uvuzlarından oluşan uzun bir yemek masası kurulabiliyor. Bu yetkinliğin karşısında ancak takdirlerimi belirtebiliyor ve bununla yetiniyorum.

Uzuuun lafın kısa haliyle; çok uzun bir zamandır kimseyi ayakta alkışlama ihtiyacı hissetmemiştim. Uzun zamandır ödeneklisi, ödeneksizi derken üst üste birçok kötü oyun seyretmiş biri olarak Tehlikeli Oyunlar bana ilaç gibi geldi diyebilirim. Ve sevgili Erdem; günün birinde orta boylu, kısa saçlı bir kadın durduk yere gelip sana sarılırsa bil ki o benim. 

Not: Tehlikeli Oyunlar başta olmak üzere Seyyar Sahne'nin tüm oyunları hakkında  http://www.seyyarsahne.com/ adresinden bilgi alınabilir ve oyun tarihleri takip edilebilir.



Arzunun O Karanlık Nesnesi

Arzunun nesnesini karanlık yapan nedir? Peki o karanlık nesneyi arzu nesnesi yapan? İki sorunun da cevabı aynı aslında ve Dirty Dancing bu iki soru üzerine kurulu.
Siz liseyi yeni bitirmiş, adeta gözü açılmamış sığırcık yavrusu misali bir “bebek” olsanız ve enine boyuna, döneminin standartları içinde Allah’ın özenerek yarattığı bir kul olan Patrick Swayze’yle yüz yüze gelseniz ne hissederdiniz? Vallahi ne hissederdiniz ben bilemem de, nerenizde hissedeceğiniz konusunda hemfikiriz ve oranın kalbiniz olmadığını da biliyoruz bence. Neyse!
Arzunun nesnesi neden karanlıktır? Ve bu karanlık nesneyi nedir arzu edilir kılan? Cevap basit aslında; belirsiz oluşu. Evet, arzumuzun o karanlık nesnesi çoğunlukla belirsizdir ve biz her daim çok az bilgiye sahibizdir onun hakkında. 

Kendinizi bir an Baby yerine koyun. Ne biliyorsunuz bu , tövbe estağfurullah, Yunan tanrıları arasından kopup gelmişe benzeyen genç adam hakkında? Hmm… Adı Johnny. Dans öğretmeni. Başka? Karanlık bir boşluk. Arzu dolu bir boşluk. Ah o boşluk! Doldurulası boşluk! 
Ne devlet kayıtlarında Francis Houseman olarak kayıtlı olan kızımızın filmin başından itibaren Baby olarak anılması bir tesadüfün eseridir, ne kızımızın asıl isminin ilk sevişmenin hemen ardından sorulması ne de bu ismin kamuya ilanının filmin sonuna saklanması! Zira Dirty Dancing bir yanıyla da Baby’nin bu güçlü erkek figürü karşısında verdiği kadınlık savaşının öyküsüdür. Tanış(tırıl)dıkları sahnede Baby basmadan elbisesi ve keten pabuçlarıyla küçük bir kız çocuğundan farksızdır bizim ve Johnny’nin gözünde. İlk dans edişleri bile öğretici bir havadadır. Öyle ki Baby kendini kaptırdığı anda arzunun o karanlık nesnesi çoktan kayıplara karışmıştır ve Baby o yazdan gerçek bir kadın olarak çıkmaya mahkumdur çoktan.
Film boyu arzumuzun o karanlık nesnesi yaklaşır, büyür, dost olur, korkutucu olur, seksi olur, sevgili olur. Ama asla bilinir olmaz. Bilinir olmak onun ruhuna aykırıdır. Bu sayede ki ona anlamlar yüklememiz kolaylaşır ve arzumuzun karanlık nesnesi hakkında bildiklerimiz ona dair hayal ettiklerimizden ibarettir artık. Filmin başında gördüğümüz Johnny ile sonunda gördüğümüz Johnny arasında neredeyse hiçbir fark yokken Baby’nin katettiği mesafeler çoktan boyunu aşmıştır. Dünyada babasından gayrı erkeklerin de olduğunu keşfeden kızımız artık hem “babasının biriciği” olmaktan çok uzaktır hem de sevilecekse tüm iyi ve kötü yönleriyle sevilmeyi talep edecek kadar cesur. Bu aslında Johnny ile Baby’nin aşk hikayesi değildir. Bu aslında Baby’nin aşkı, cinselliği, korkularını, arzularını, itaatsizliği ve büyümeyi öğrenişinin hikayesidir. Bir kız çocuğu bir kadına doğru hızla evrilir hızla. Kızımızın o meşhur “kaldırma” hareketini yapacak cesareti ancak filmin sonunda bulması da tesadüf değildir. (Ah, ne fallik imge!)
Velhasıl-ı kelam arzumuzun o karanlık nesnesi bilinmez, bilinmez belki ama, tatmin edilmekle son bulur. Bu sebepledir ki Johnny ile Baby’nin bir geleceği yoktur. Onlar sadece “hayatlarının en güzel günleri” ni yaşamışlardır beraber. Büyüten, acıtan, değiştiren bir yaz olmuştur. Ama sonunda yaz da geçmiştir işte. Ya da yazsan da geçmemiştir belki, kim bilir ki?

Temmuzu Beklemeden...

İki insan arasındaki mesafe çoğu kez aşılması en zor mesafedir ve hayat koca bir yanlış anlamadan ibaret.Gözlerini dört açmak bir işe yaramaz, her seferinde yanlış kişiyi görüyorsun.O halde biraz gözlerini kapatıp hayal kurmayı denemelisin.Dağın arkasındaki suyu hayal etmeden dağı delemezsin.


Üstelik o senden onun için bir dağı delmeni de istememişti.O sadece orada durup ona bakmanı ve onu görmeni istemişti.Şaşı olman bizim suçumuz değil Daniel Bannier!İçindekinin dışarı çıkması için demek Hamburg’dan İstanbul’a kadar yol alman gerekiyormuş.Eh, temmuz da yola çıkmak için en iyi zaman ve bu hikayeyi bütün çocukluk yazlarını Hamburg-İstanbul seferlerinde geçirmiş Fatih Akın’dan daha iyi anlatacak birini bulamazdın doğrusu!Şanslı adamsın!


Karında,yürekte…Ama her zaman temmuzda değil.Zaman ne yalancı kavram.Dünya üzerinde geçen sürecimizi önce yıllara bölüyoruz,sonra aylara.Bunlardan birine de temmuz diyoruz işte.Aşık olmak için temmuzu beklemeye ne gerek var?Hem sen güneşi de hep yanlış yerlerde arıyorsun.Evet,sanırım sana biraz kızgınım Daniel.Ama seni seviyorum,gerçekten.Ama rica ederim güneşi başka yerlerde aramaya da bir son ver.Zira güneş dediğin Juli’nin yüzüdür.Ve bu hikayede her şey güneşe endekslidir.Parmağındaki yüzükten yüzünü Juli’ye dönmeni sağlayan Leo’ya kadar.Ah Leo!Ehliyetim olaydı yollara düşüp kamyon şoförü olmuştum şimdiye senin yüzünden!Bu yollar senin gibi romantik bir kamyoncuya bir daha rastlamadı!Juli’nin ‘Keşke’ diye bağıran bakışı ve Leo’nun bir aşıktan bir ağabeye terfisi.Bir göz kırpış neleri değiştiriyor öyle!Ve ‘aslanlık’ payesi yer değiştiriveriyor birdenbire. Bir kadının elini tutuvermek öyle basit şey değil.Silkelenin,kendinize gelin beyler!Bu hayatta her şey hak edilmiş olmalı.Özellikle de bir kadının eli…


"Blue Moon! You saw me standing alone.Without a dream in my heart! Without a love of my own!” Daldan dala mı atlıyorum?Afedersiniz.Ama ben ne yaptığımın farkında mıyım sanıyorsunuz?Ben sadece orada öylece dikiliyorum,tek başıma.Kalbimde tek bir hayal olmaksızın.Ya da kendinden ibaret bir aşkım.Sonra sırt üstü yatıyorduk.Tavanda yıldızlar vardı.Tavan gökyüzüydü sanki.Hayatın kendisinden derin derin nefesler çekiyorduk.Her şey çok havalıydı.Sonra yavaşça yerden yükseldik,havada süzülüyorduk.Ve "Blue moooooonnn!You saw me standing aloneeee!"


Uyandığında yanında yoktu. Kim bilir nerede! İşler karıştı sonra. Araya birtakım başka insanlar giriverdi. Güneş elden gidiverdi. Gerisini pek hatırlamıyorum. Sanırım kafam da iyiydi biraz. Ama tek hatırladığım o yoktu. Sonra tekrar buldular birbirlerini. Evet,hep böyle olur filmlerde. Ve sadece kötü kalpli adamlar hak eder arabalarının çalınmasını. Yok yok. Biz bir şey çalmadık. Bizimkisi nehre uçmuştu.(Sen de ne biçim fizik öğretmenisin yahu!) Biz de sizinkini ödünç (ç)aldık. Hepsi bu. Ondan evvel bir kamyonumuz da oldu bir süre ama onu filmin yönetmenine düğün hediyesi vermek zorunda kaldık. Çünkü "No pasaport! No Romania!’"

Karışık mı oldu? Eehh, bu yola benimle beraber çıksaydınız bu kadar kafanız karışmazdı. Ama hayat da karışık bu ara. Hele kafam! Neyse bu konulara hiç girmeyelim. Ama sabır diye bir şey varmış,onu deneyimliyoruz bu ara. Bu sabır süt gibi bir şey. An geliyor, taşıveriyor. Süt yanığı başka şeye benzemez, fena can yakıyor. Bir sabah uyanıyorsun, o çoktan gitmiş oluyor. Hem karşımıza çıkan her araba da İstanbul’a doğru gitmiyor olabilir. Evet,bir sabah uyanırsın ve köprünün altında bekleyeceğin kadın değişmiştir. Yanında duran kadına ulaşmak için artık gerçekten de kilometrelerce yol tepmen gerekir. Hayat tesadüfleri seviyor. Hayat kendini seviyor .Hayat tesadüf,evet. Ah yine nasıl da bildin,seni hınzır(!)
O köprünün altına vardığında sen bir başkasıdır artık.Aman boş ver,biz bu halini daha çok sevdik zaten.Hem artık hak edilmiş cümlelerin de var.Ne demiştik?Her şey hak edilmiş olacak.O halde buyurun efendim, güneş
köprünün altında sizi bekliyor:

‘'Aşkım, kilometrelerce yol kat ettim, nehirleri geçip, dağları aştım. Hüsrana uğradım ve ızdırap çektim. Nefsime karşı koydum ve güneşi takip ettim. Böylece senin önünde duruyorum ve sana seni seviyorum diyorum.”