edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2014 Cumartesi

Şehir ve Sürtük

Sürtük kimdir? Sürtük kime denir? Çoğu kere hareketli bir cinsel yaşamı olan ve sık partner değiştirebilen kadınları aşağılamak ve yaftalamak için kullanılan bu sözcüğün olumlu bir anlamı olabilir mi? Etik Sürtük kitabının yazarları Dossie Easton ve Janet W. Hardy öncelikle sürtük kavramını ters yüz ederek işe başlıyor. Bu kadınlar sürtük olduklarını ilan etmekle kalmıyor, bununla gurur da duyuyorlar.

Yazarlarımız bir sürtük tanımı ise şöyle: Bizim için sürtük, cinsiyeti ne olursa olsun, seksin güzel, zevk almanın yararlı bir şey olduğu gibi radikal bir önermeye dayanarak cinselliğini kutlayan insan demek. 
Bu tanım bana başta ekonomik özgürlüğünü elde etmiş ve hayatlarını bekar olarak sürdüren birçok kadının duyar duymaz hatırlayacağı bir ismi çağrıştırıyor: Samantha Jones.  Kitabın sayfaları arasında ilerlerken bir yandan da HBO’nun sadık bir seyirci kitlesi olan kült dizisi Sex And The City’yi düşünmeden edemiyorum. Bir yandan dizinin meşhur tema müziği zihnimde çalarken bir yandan da Samantha Jones’un ideal bir sürtük olup olmadığını düşünüyorum.

Cinselliği özgürce yaşayan kadın teması bizim ülkemizde henüz önemli bir yer tutmasa da dünyamız için yeni değil. Sex and The City dizisinin uyarlandığı romanın yazarı Candace Bushnell New York Obsorver’da kitaba da adını veren Sex and The City adlı köşesinde kendisinin ve üç arkadaşının maceralarından bahsederken takvimler 1994’ü gösteriyordu. Bushnell o zamanlar 35 yaşındaydı  ve hayatını dilediği gibi yaşamasının önünde bir engel yoktu. Aynı yıl Etik Sürtük’ün ilk baskısı yapıldı ve birkaç sene sonra da dizinin HBO’da yayınlanmaya başlamasıyla kariyer sahibi, özgür, maceracı kadın imgesi kitlelere daha kolay bir yoldan ulaşmaya başladı.

Bugün takvimler 2014’ü gösteriyor ve ben Etik Sürtük’ü okumaya devam ettikçe kafamdaki olumlu imajlar yerlerini yavaş yavaş kuşkulu bir yaklaşıma bırakıyor. Sebebine gelecek olursak; Etik Sürtük monogamiye(tek eşlilik) karşılık poliamoriyi öne sürüyor.(çok aşklılık/eşlilik)Bunda bir sorun yok, aksine poliamoriyi tercih edebilecek birçok kadın ya da erkek olduğundan eminim. Ancak yaşadığımız coğrafya erkeğin birden çok kadınla birlikte oluşunu dini nikah ve kumalık başta olmak üzere birçok yoldan doğrularken bırakın birden çok erkekle beraber olan bir kadını onaylamayı, birden çok kadınla birlikte olan bir adamla özgür bir ilişki kuran ikinci kadını da galiz isimlendirmelerle yaftalıyor. Bunun altında da muhtemelen toplumumuzda seksin öncelikle bir üreme vasıtası olarak görülmesi yatıyor. Kısacası bizim hayatımızda seks evvela çocuk yapmak, sonra da kocamıza karşı “kadınlık vazifelerimizi” yerine getirmek için var. Bu noktada kitabın, özellikle bir “el kitabı” olarak, bizlerin hayatında somut bir karşılık bulacağından emin değilim. Zira en serbestimiz bile bir ilişkisi varken poliamoriye pek yakın durmuyor ve böyle bir çoklu ilişkiyi ancak bir tarafı aldatmak biçiminde yaşayabiliyor.

Oysa Etik Sürtük tamamiyle şeffaf bir cinsel hayat modeli öneriyor. Temelinde tüm tarafların açık rıza gösterdiği bir çoklu ilişki bağı var. Arkadaşça seksten seks partnerlerinden bir cemiyet kurmaya kadar uzanan bu çeşitlilikte herkes hoşlandığı bir ya da birkaç cinsiyette insanla ilişkiler kurabiliyor, ortak hayat süren eşler ilişkilerine hiçbir gölge düşürmeden birbirlerine uygun düşmeyecek fantezilerini gerçekleştirecek ekstra partnerler arayışına girebiliyor. Sıvı alış verişine ilişkin konular ya da seks yapılmayacak ortak yakınların listesi anlaşmaya bağlanırken eski bir seks partneri çocuğunuz kendisini bir dayı olarak benimsediğinden hayatınızın bir parçası sayılabiliyor. Peki bu noktada Etik Sürtük bize ne derece hitap ediyor?

Poliamoriyi bir yana bırakırsak kitabın bazı önerileri var ki tek eşli ilişkilere de rahatlıkla uygulanabilir. Bu önerilerin en başında tamamen açık bir iletişim geliyor. Kitap her cinsten okuruna duygularını, beklentilerini, isteklerini ve istemediklerini açıkça ifade etmeyi öneriyor. Açık ve net bir iletişim kurmanın ikili ilişkilerde de birçok sorunu ortadan kaldıracağına gönülden inanıyorum. Eminim Etik Sürtük’le beraber bu konuda yazılmış birçok başka kitap da vardır. Ancak benim bu noktada asıl dikkat çekmek istediğim özellikle kadınların isteklerini ortaya koymaya ve istemediklerini kesin bir dille reddetmeye teşvik edilmesi. İstekleri konusunda net olabilmek, bunları açık sözlülükle beyan edebilmek ve belki de en önemlisi istemediği şeyleri reddedilmek çoğu kere bir kadının hayatında çok önemli bir rol oynuyor.

Kadının birine ilgi duyduğunu belli etmesinin en nazik söylemle “hafiflik” sayıldığı, masumane bir flörtün bile tahrik olarak algılanabildiği, kadının ilişki kurma taleplerini kapalı bir biçimde reddetmesinin nazlanmak olarak kabul edildiği ve birlikte olduğu erkeğin cinsel ihtiyaçlarını karşılamanın kadının asli görevi sayıldığı bir coğrafyada böylesi bir tavsiye anahtar görevi görebilir. 21. Yüzyılda açık bir dille “…. İstiyorum.”  Ya da sadece “Hayır.” demek için bile teşvike ihtiyaç duymamızsa işin trajikomik kısmı olsa gerek.

Son olarak kitabın “Güvenli Seks” başlıklı bölümünün cinsiyet ayırt etmeksizin herkes tarafından okunması gerektiği kanaatindeyim. Hele ki dışarı boşalmanın doğum kontrol yöntemi sanıldığı, korunmanın sadece kadının sorumluluğu haline getirildiği, kürtajın çoğu jinekolojik şiddete dönüştürüldüğü ülkemizde…



Karlar Altında Bir Cehennem

İnsan günah işleyebilen hayvandır. Ve tek tanrılı dinlere göre kişi işlediği her günahın bedelini mutlak surette ödeyecektir. Bu bedel çoğu kez cehennemle ilişkilendirilir ve cehennem de kuşkusuz ateşle… Hatta kutsal metinlerde cehennem tasvirleri kimi zaman o kadar canlıdır ki cennetin tükenmek bilmez nimetleri bile sönük kalır yanında. Fakat kimi günahların hesabı öteki dünyaya kalmaz, defterimiz daha yaşarken dürülüverir. Cehennem de sandığınız kadar sıcak olmayabilir. Hatta kim bilir, belki karlar altındadır!Gaétan Soucy’ye ait ve Can Yayınları’ndan çıkmış olan Kefaret tam da bu türden, karlar altında bir cehennemde geçiyor. Geride bıraktıkları ile varmaya çalıştıkları arasında sıkışmış kahramanımız Louis’in henüz romanın başında gözünü kara saplanmış bir arabanın içinde açması boşuna değil. Böylelikle kendimizi daha baştan sıkışmışlık hissine kaptırmış oluyoruz. Önü, arkası karla kapanmış bir arafta geçiyor sanki bütün hikaye. Mekanlar da buna uygun olarak seçilmiş; bir tren garı, misafir olunan bir ev, org sesleriyle çınlayan bir kilise…  Ayrıca Kanada’nın yılın büyük bir kısmında karla kaplı ve soğuk ilkimi de mekanlar için güzel bir fon oluşturuyor.
Hikaye belli ki uzun bir süreçte, adım adım oluşmuş yazarın zihninde ve yazar ayrıntılar üzerine epey düşünmüş. Fakat  ne yazık ki kağıda dökülen hikaye yazarın zihnindeki kadar net değil. Anlatımdaki kapalılık okurun hikayeye adapte olmasını oldukça güçleştiriyor. Louis’in romanın başında varmaya çalıştığı kasabadan yıllar evvel pek hoş olmayan bir biçimde ayrıldığının farkındayız fakat bunca yıl sonra geri dönüşünün gerekçesinden bihaberiz. Louis’in ağırlığı altında ezildiği bir günahtan bahsediliyor fakat bu günahın konusu tümüyle belirsiz. Tek bildiğimiz bu konunun Louis’in yanlarına ulaşmaya çalıştığı Alman asıllı Von Craft ailesi ile bir bağlantısı olduğu ve bu geri dönüşün altında bir tür yüzleşme beklentisi yattığı. Bu gizem olay örgüsü içinde yer alan her ayrıntıya yoğun bir dikkat vermemize sebep oluyor. Okur tıpkı bir polisiye okur gibi ayrıntıların peşine düşüyor. Bir adaşlık durumu, eski bir mektup, çantaya tıkılan bir fare kapanı zihnimizde çözümlenmeyi bekleyen gizemi körüklüyor.
Kahramanımızın nihayet Von Craft ailesinin yanına varması da gizemi çözmemize yardımcı olmuyor ne yazık ki, aksine bizi başka gizemlerin içine sürükleyiveriyor. Bu sayede Louis’in asıl aradığının Von Craft ailesinin ikiz kızlarından Julia olduğunu öğreniyoruz. Artık yetişkin birer kadın olan bu ikizlerin (ve özellikle Julia’nın) çocukluk yıllarında müzik öğretmeni olan Louis ile bir alakası olduğu kesin. Fakat kitaptaki diğer tüm unsurlar gibi bu ilişki de son derece bulanık ve belirsiz. Ancak ikili konuşmalarda yapılan birtakım göndermeler bu ilişkinin cinsel bir içeriği de olduğu hissini uyandırıyor.  Louis ve Julia arasında sürekli beklenen, fakat bir türlü gerçekleşmeyen bir karşılaşma, yüzleşme de okurda büyük bir tatminsizlik yaratıyor.
Aslında kitap birçok ipucu içeriyor fakat bu ipuçları bir fırtına neticesinde birbirlerinden çok uzağa savrulmuş gibiler. Aslına bakarsanız kitaptaki unsurlar daha ziyade hukuktaki “delil başlangıcı” kavramına karşılık geliyor; derin bir şüphe uyandırıyor fakat asla kesin bir şeye dalalet etmiyor. Bir noktadan sonra sürekli önümüze sunulan, ama bir türlü devamı getirilmeyen durumlar karşısında yine romandaki bir kahramanın ağzından alıntılamadan edemiyorsunuz: “Aramızda kalsın, söylesenize, gerçekten ne yapmaya gittiniz oraya?” Ancak ne yazık ki bu soru da romandaki bir kahramanın dilinin ucuna kadar gelen ve sonra yutulan bir soru olarak kalıyor. Dolayısıyla bir cevap da verilemiyor.
Bu sorunun cevabı yazarın zihninde muhakkak vardır diye düşünüyorum. Bana sorarsanız yazarın zihnindeki hikaye bir tür noktaları birleştirme oyununa benziyor. Ancak noktalar hem çok karıştığı, hem de numaralandırılmamış olduğundan okur tarafından düzgün birleştirilemiyor ve her seferinde başka bir resim çıkıyor ortaya. Sonuç olarak sorulardan mütevellit, cevaplardan mahrum bırakıldığımız bir metinle karşı karşıyayız. Bize sunulan doneler de tatmin edici bir cevap oluşturmamıza yetmiyor ne yazık ki. Sanki romanın tümü bir girizgahtan ibaretmiş gibi. Bir trajedi havasında gelişen hikaye trajedinin temel unsurlarından katharsisi barındırmıyor.
Son sayfayı okuyup kitabı kapattığınızda ise tek cümlelik bir çıkarım beliriyor zihninizde. Louis: Gölgeler ve vehimler arasında, rüzgarla beraber savrulan bir adam…

1 Mayıs 2014 Perşembe

Kafatasımdaki İşkenceci

Akıl ve dürtü aynı kaynaktan doğar, fakat bu kardeş oldukları manasına gelmez. Hatta akraba bile sayılmazlar çoğu kere. Akıl ve dürtü ancak birbirlerinden pek hazzetmeyen fakat gidecek başka yerleri de olmayan ev arkadaşları olabilirler ve beraber yaşamak zorunda oldukları evleri de tam olarak bizim kafatasımızdır.

 O. Henry Öykü Ödülü sahibi John Biguenet’in kaleminden çıkan ve İşkencecinin Yamağı adı altında toplanmış öyküler tam da akıl ve dürtünün kesiştiği yerde; zihnimizin karanlık oturma odasında geçiyor. Kahramanlarımızın kimi yıllar yılı sinsi bir ur gibi büyümüş arzuları ile ahlaki değerleri arasında sıkışmışken kimisi kişiliğinin altından dişlerini gösteren karanlık doğası ile yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu öykülerde kahramanların ahlaklı, erdemli, ışıltılı olmaları gerekmiyor. Bu öykülerde kahramanlar daha ziyade özlerindeki dürtüleri ahlaklı ve erdemli olmak adına bastırmaya çalışan, dürtülerinin yarattığı suçluluk duygusuyla yanan, tekinsiz kimseler. Karakterlerin hemen hepsi kafataslarının içinde kendi işkencecileriyle yaşıyor ve bastırma çabaları ve suçluluk duygularıyla kafataslarındaki işkencecinin birer yamağı vaziyetindeler. Bu durum bana aynı zamanda kitaptaki öykülerden birinin adı olan İşkencecinin Yamağı’nın bir üst başlık olarak seçilmesinin tesadüf olmadığını düşündürüyor.

Kitap kimi uzun, kimi kısa on dört öyküden oluşuyor. Kısa öykülerden olan “Gül” yazarına O. Henry Öykü Ödülü’nü kazandırmış. Saplantılı bir özlemden yola çıkan bu öykü bir yönüyle de çok anlaşılır ve naif olmayı başarıyor.  Saplantılı durumlar yalnızca bu öyküye has değil üstelik; isimsiz kahramanımız ne yapacağını bilemediği bir köle ile boğuşup dururken genç avukat Lagarde aşkı ve estetiği bir çamaşır leğeninde yıkanan minyatür bir kadında bulabiliyor. Gregory aşkı için omurgasını feda ederken Mr. Anderson mezarlıktaki o akşamüstünü bir türlü aklından silip atamıyor. Fakat eninde sonunda bütün karakterler ahlaki birtakım krizler yaşıyor ve kendi ikilemleriyle boğuşuyorlar.
Öyküler yer yer başka müşterek unsurlar da içeriyor. Öncelikle bütün baş karakterler erkek ve erkeksi bir dil ve üslup hikayelerin geneline hakim. Bu durum ayrıca bütün olayların daha ziyade erkeğin perspektifinden anlatılması sonucunu da doğuruyor. Kendi adıma bu durumun beni rahatsız ettiğini söyleyemem. Ancak kadın perspektifinden öyküler de yer alsa seçkiyi zenginleştirir miydi, yoksa mevcut akışı bozar mıydı, doğrusu emin olamıyorum. Bu erkeklerin bir kısmının ortak noktası ise baba olmaları; Gül, Kızımla Öğle Yemeği, Baba Olmak ve Açık Perde çocuk sahibi olmanın ( ya da olamamanın) türlü hallerini babaların gözünden önümüze sürüyor.
Öyküleri toplayabileceğimiz bir diğer üst başlıksa din. Ham Ruh, Ben Yahudi Değilim ve İşkenceninin Yamağı okuru inanç ile ahlak arasında kimi yüzyıllardır süren tartışmalara sürüklüyor. Bir inanca sahip olmak, bir  inanca mensup olmak, bir inanca hizmet etmek ya da bir inançtan faydalanmak… Bunların tümü de kahramanlarımız için geçerli. Basit bir adam vücudunda baş gösteren yaralarla sahip olmadığı bir inancın bir tür peygamberine dönüşürken, kimileri bir inancın mensubu olmadığı için sevinçle karışık bir utanç duyabiliyor ya da bir işkenceci Tanrı’nın önde gelen bir hizmetkarı kabul edilebiliyor. ( Hele ki mevzubahis birtakım zındıklara işkence etmekse!) Bu üç öykünün bir diğer noktası ise inançlara savunucu değil, sorgulayıcı bir noktadan yaklaşması.
Öykülerin bir kısmıysa baş karakterleri bakımından benzeşiyor; Benim Köle, Sanat Eseri, Gregory’nin Kaderi ve Hadi Yap öykülerinin baş karakterleri arzuları, duyguları, dürtüleri  ile ahlaki değerleri, mantıkları, sosyal konumları arasında sıkışmış genç adamlar. Bu genç adamların  çoğu sefer arzuyu ahlaka ve duyguyu mantığa değişirken sosyal konumları konusunda bu kadar esnek olamıyorlar. Fakat asıl şaşırtıcı olan arzuları ve duyguları doğrultusunda hareket etmelerinin bir biçimde sosyal konumlarında iyileşmeye sebep oluşu.
Kitapta yer alan son öykü olan Bir Daha Görünmezler baş karakterinin de bir öykücü oluşu sebebiyle en çok dikkatimi çeken öykü oldu. Bu öykü genel yapısı ve yarattığı duygu itibariyle kitaptaki diğer öykülerden farklılaşıyor ve nedense yazarın kendi yaşamından bir anıyı biz okurlara sunduğu hissi doğuruyor. Bir öykü anlatıcısının kendisine öykü anlatmayı öğreten adama, babasına duyduğu derin özlem her satıra sinmiş durumda. Diğer on üç öykünün ardından duygu yoğunluğu yüksek bu öykü aynı zamanda bir kreşendo etkisi yaratıyor ve okura güçlü bir final hissi yaşatıyor.
Geneli itibariyle her biri birer mikro-roman sayılabilecek on dört güzel öyküden oluşan İşkencecinin Yamağı özellikle öykü okumaktan hoşlananlar için çok doğru bir seçim. Gizemli, çekici ve tekinsiz…

İşkencecinin Yamağı
Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık
Nisan 2014, 233 syf.

Bu yazı sabitfikir.com adresinde yayınlanmıştır.

Ergenliğin Karanlık Suları

Haydi gelin kabul edelim; ergenlik bir beladır. Tıpkı ölüm gibi hayatın bir yerinde hepimize isabet eden talihsiz bir piyango. İtiraf etmem gerekirse ergenlik çağındaki bireylerle ortak zaman geçirmekten pek hoşlanmam. Ergenlik çağındayken kendimden de pek hoşlanmazdım, ne yalan söyleyeyim. Seçilmiş bir asosyalliğin içinde dünyanın geri kalanına tepeden bakan, ukala, düpedüz ekşi biriydim. Hala biraz ukala, biraz da ekşi olduğum söylenebilir ama insanın yaşla beraber edindiği bir takım güzellikler de var elbette. Bir bakıyorsunuz eskiden sadece ekşiyken ekşi-tatlı sosa dönüşmüşsünüz. Uzakdoğuluların kesinlikle var bir bildiği. Ve ironi de ancak yaşayarak elde edilen bir yetenek.

Dora: Freud’a Kafa Tutan Kız romanının baş kişisi Ida 17 yaşında bir kız. Bay K. onu göl kenarında taciz ettiğinde 14 yaşındaydı. Babası onu kurtarmaya gelmediğinde süperkahraman diye bir şey olmadığını öğrenmişti. Babası o sırada Bayan K. ile oynaşmakla meşguldü. Böylelikle Ida kendini bilinen en meşhur psikiyatristlerden birinin divanında buldu: Herr Sigmund Freud’un.

Dora aynı zamanda Freud’un en meşhur vaka analizlerinden birinin de baş kahramanı. Freud asıl adı Ida Bauer olan danışanıyla 1900 yılında toplam 11 görüşme yapıyor ve bu görüşmeleri Dora, Fragments of an Analysis of a Case of Hysteria başlıklı çalışmasında topluyor. Lidia Yuknavitch’in kitabının olay örgüsü de Freud’un bu çalışmasına dayanıyor. Yazar bu çalışmadan “esinlendiğini” kendisi de belirtiyor ama bana sorarsanız durum esinlenmenin biraz ötesinde. Hatta Dora vakasının kitapta olduğu gibi kullanıldığını söylesek yalan olmaz. Dora’nın ilgisiz ebeveynleri, Bay ve Bayan K., Dora’nın maruz kaldığı cinsel taciz ve bu doğrultuda gelişen başta sessizlik olmak üzere birçok semptom, hatta Dora’nın rüyaları bile kitapta kopyalanmış durumda. Vaka analizinde olup da kitaba aktarılmayan yegane şey Dora’nın erkek kardeşi Frank; ki bu durum bende sadece yazarın fazladan bir karakterle uğraşmak istemediği hissi doğuruyor.
Gerçek bir vakanın bir romana konu edilmesi elbette yeni bir şey değil. Hatta Truman Capote tümüyle gerçek bir cinayet vakasına dayanan romanı Soğukkanlılıkla ile non-fiction( kurgusal olmayan) ifadesini de edebiyata katmış durumda. Ancak bu noktada yapılması gereken bir ayrım var: Yazar romanında gerçekten yaşanmış bir durumu mu anlatıyor, yoksa gerçekten yaşanmış bu durum yazarın öyküsüne şık bir fon mu oluşturuyor? Dora: Freud’a Kafa Tutan Kız için ben ikincisinin daha geçerli olduğunu düşünüyorum. Neden derseniz; romanda Freud ile Dora arasındaki ilişki son derece yüzeysel ve romanın geneline hakim değil. Dora’nın Freud’dan intikam alması durumu da herhangi bir temeli bulunmaması sebebiyle çocukça bir heyecan arayışı olmaktan öteye geçemiyor. Zira romanda Dora’nın Freud’dan intikam almasını gerektirecek bir sebep yok. Evet, Dora bir biçimde Freud’dan nefret ediyor ama nedensizce nefret ediyor. Birinden nedensizce nefret etmek pekala mümkün ama bu nefret bir intikam doğurur mu? Hayır, çünkü intikam bir etkiye karşı gösterilen tepkinin ifadesidir ve Freud’dan bu tepkiyi doğuran bir etki gelmiyor. Dolayısıyla romanın temeline oturan intikam da ne yazık ki havada kalıyor.

 Dora vakasının bu kadar meşhur olmasının sebeplerinden biri de Freud’un yaklaşımın en çok eleştirildiği vaka olması. Psikiyatri çevrelerinde Freud’un Dora’ya yaklaşımı ve ondan gelen verileri yanlış yorumladığı konusunda ciddi eleştiriler mevcut. Gülenay Börekçi’nin Lidia Yuknavitch ile yaptığı röportajdan anladığımız üzere yazar da Freud’u eleştirenler safında duruyor. Bu durum kitabı elime alırken yazarın Freud’a alternatif bir yaklaşık getireceğini, böylelikle Ida’nın da kendine bir çıkış yolu bulacağını ummama sebep oldu. En kötü ihtimalle Freud’un yöntemine sıkı bir eleştiri bekliyordum doğrusu. Ancak kitapta umduğumu bulamadığımı söylemek zorundayım. Sigmund Freud kitapta bir tip, zayıf bir entelektüel karikatürü olmaktan öteye gidemiyor. Dora ve Freud arasındaki ilişki de ne yazık ki derinlikten uzak ve basit bir dalaşmanın ötesine geçemiyor. Ayrıca ikili arasında geçen seanslarda da bir ilerleme kaydedildiğini söylemek güç. Finalde yapılan zaman atlamasının ardından karşımıza tüm sorunlarını aşmış ve dengeli bir yetişkin ağzıyla konuşan bir Dora çıkınca düşünmeden edemiyor insan: Dora’nın tek sorunu 1.7 milyon doları olmaması mıydı?
Ayrıca romanın bir iddiası da (Palahniuk’un önsözünden ve yazarın demeçlerinden beni anladığım kadarıyla) bir popüler kültür eleştirisi olması. Ancak bu noktada yazarın kendi kazdığı kuyuya düştüğünü itiraf etmek zorundayım. Zira roman bir “best seller” kitabın tüm özelliklerini barındırıyor. Bugün yer altı edebiyatı olarak anılan ve kendi kitlesini hızla geliştirerek anti-kültürel ortamlarda hızla popülerleşen bir akımın bütün özellikleri analiz edilerek ve bu özelliklere uygun olarak yazılmış bir kitap var karşımızda.  Bu sebeple bu kitaba bir anti-kültür ürünü demek sanırım yanlış olmaz.
Sonuç itibariyle yazarın Freud’un en ünlü danışanı Dora’ya yeni bir form vermekten ziyade bu güçlü olay örgüsünü kendi hikayesini güçlü kılmak için kullandığını düşünmeden edemiyorum.  Bana kalırsa meşhur Dora’nın değil, ilgisiz ebeveynleri ve zorlayıcı hayatıyla biraz güç bir ergenlik yaşayan Ida’nın hikayesi bu. Ancak yiğidi öldürsek de hakkını yememek gerek. Dora : Freud’a Kafa Tutan Kız kolay okunan, eğlenceli bir hikaye. Bir otobüs koltuğunda işe giderken ya da evinizdeki en rahat kanepede bir fincan çayla beraber size keyifli birkaç saat sunacağı kesin. İyi okumalar.


Bu yazı daha evvel sabitfikir.com adresinde yayınlanmıştır.

Güzelliğe Dair...

Güzelliğe Dair (On Beauty) ülkemizde Elif Şafak'ın İskender adlı romanını yazarken  'esinlendiği' iddia edilen ''İnci Gibi Dişler'' romanıyla tanınan Zadie Smith'in üçüncü kitabı. Rembrandt konusunda uzman biri muhafazakar, diğeri liberal iki akademisyen ve ailelerini ile onların özelinde akademik çevreleri konu alan roman adını Elaine Scarry'nin ''On Beauty and Being Just'' adlı denemesinden alıyor.
İnci Gibi Dişler'de gördüğümüz birçok ögeyle bu romanda da karşılaşıyoruz. Köken bu ögelerin başını çekiyor. Bilindiği üzere Zadie Smith Jamaika'lı bir anne ile İngiliz bir babanın çocuğu. Siyah kadınla beyaz adamın evliliği İnci Gibi Dişler'e Archie ile Clara'nın evliliği ile yansırken Güzelliğe Dair'de Howard - Kiki çifti karşımıza çıkıyor. Zadie Smith'in siyah kadınları ve beyaz adamları fiziken de birbirine benziyor: Siyah kadınlar her zaman iri ve sağlam yapılıyken  beyaz adamlar dünyaya kırılgan gözlüklerinin ardından bakıyor. Her  iki kadın da yönetici ve buyurgan, eşleri üzerindeki etkileri ilk bakışta seziliyor. Bu tanımlamalar Zadie Smith'in  köklerine bakışı  ve içinde büyüdüğü aile hakkında bir fikir edinmemizi sağlıyor.

Göze çarpan bir diğer benzerlik de biçime dair: Her iki aile de iki aile etrafında şekilleniyor ve her iki hikayede de olayların akışına etki eden üçüncü bir aile var. İnci Gibi Dişler'de temel hikaye Jones ve İkbal aileleri arasında şekillenirken hikayeye sonradan dahil olan Chalfens'lerle üçgen tamamlanıyor. Güzelliğe Dair'de de hikaye Belsey'ler ve Kipps'ler arasındaki çekişme üzerinden ilerlerken Claire - Erksin çifti (özellikle Claire) hikayeyi çetrefil hale getiriyor. Ayrıca İkbal'ler ve Chalfens'ler arasındaki inanç-akıl ikileminin bir benzeri Belseyer ve Kipps'ler arasında da yaşanıyor.

Smith'in takip ettiği bir diğer tema da yabancı bir ülkede bulunma hali ve dindarlık. Bu iki temayı da siyahi Kipps ailesi üzerinden görüyoruz. Romanda dindar Kipps ailesi İngiltere'den Amerika'ya göçüyor ve ailenin babası Monty Kipps Boston'ın akademik ortamına dahil oluyor. Böylece romanın temel mekanı Boston'da bir kolej haline geliyor. Bu da ister istemez romanı yazmasının hemen öncesinde Harvard Üniversitesi'nde Radcliffe Institute For Advanced Study Fellow’a katılan Zadie Smith’in içinde bulunduğu ortamı romanına yansıttığını düşündürüyor. Smith'in romanında yansıttığı tipik bir kolej ortamı olmakla birlikte çizdiği akademisyen tipleri üzerinden burjuva ahlakını eleştiriyor. 

Kitabın temel konusu olan güzellik kavramına gelecek olursak; bence Zadie Smith birçok konuya değinmeye çalışırken ana konusunu yitiriyor. Yazarın güzellik kavramını birçok farklı boyutuyla ele almaya çalıştığı belli. Howard Besley ve Monty Kipps'in Rembrandt konusunda uzman olmaları güzellik kavramının  Rembrandt ve çağdaşlarının estetik algısı üzerinden değerlendirileceği beklentisini doğuruyor ancak 554 sayfa  boyunca  Howard Belsey'in verdiği birkaç ders dışında Rembrandt'a çok çok az değiniliyor. Bu derslerde dikkat çekilen birkaç öğrenci karakterin romanın geri kalanında ortadan kaybolması da cabası. Sanatsal açıdan (ve resim sanatı özelinde) güzellik kavramı daha çok Kiki Belsey ve Carlene Kipps'in sohbetlerinde göze çarpıyor. 

Yazar romanın bir kısmında edebiyatta güzel olanın peşine düşüyor ve Carl karakterini ortaya atıyor. Carl Spoken Word denen bir çeşit şiir-performans ustası. Öykünün bir yerinde üçgenin son köşesi şair- akademisyen Claire'in ilgisini çekerek onun şiir sınıfına katılıyor ve romanın temelindeki akademik çevreye dahil oluyor. Romanın belli bir kısmında Carl'ın şiirlerinin yarattığı sanatsal değer  ile estetik algı değerlendiriliyor ve şiir ile rap müziği kıyaslanıyor. Ancak hikayenin ilerleyen kısmında Carl'in şair tarafı yok ediliyor ve Carl genç kadınları birbirine düşüren ve insanların iç yüzünü ortaya çıkaran bir erkek olmaktan öteye gidemiyor.

Yazarın güzelliği ele aldığı noktalardan biri de fiziksel güzellik. Victoria Kipps romanın başından itibaren dillere destan bir güzellikle salınıyor sayfalar arasında. Öyle ki Victoria'nın güzelliği erkeklerde bir çaresizlik duygusu yaratmaya kadar uzanıyor, adeta dizginleri ele geçiriveriyor. Victoria'nın görünürdeki karşıtı . Howard-Kiki Belsey'in kızı Zora iken güzellik anlamında asıl karşılığı Kiki Belsey. Zira Victoria genel anlamda güzelliğin tüm ögelerine sahipken Kiki yıllar içinde formunu yitirmiş vücuduna rağmen kendine has bir güzelliği koruyor. Victoria'nın görünürdeki rakibesi Zora ise ortalama güzellikteki tüm kadınların yapacağını yapıyor ve Victoria'yla olan mücadelesini kendi güçlü alanına çekiyor; akademik başarıya. Ancak hayattakine benzer biçimde Victoria'nın fiziki güzelliği erkeklerde şehveti tetiklerken (ki bu noktada American Beauty'yi çağrıştırmıyor değil.) Zora'nın çabaları olsa olsa arkadaşlığı doğurabiliyor. 

Ancak yine de son sayfaya geldiğinizde 'güzelliğe dair' bir roman okuduğunuz hissine kapılmıyorsunuz.. Her adımda dallanıp budaklanan ve dağılan hikayeyi takip etmek oldukça güç. Ayrıca hikaye yer yer büyük sıçrayışlar yapıyor ancak okuyucuyu bu sıçrayışlara hazırlamakta yetersiz kalıyor. Karakterler kendilerini bir anda bambaşka durumlarda bulabiliyorlar ve okuyucu bu durumlara nasıl gelindiğini anlamakta güçlük çekiyor. Ayrıca karakter yaratma konusunda elini bol tutan Smith karakterlerini boyutlandırma konusunda zayıf kalıyor. Romanda en iyi boyutlandırılan karakterler; Kiki, Howard, Zora ve ( romanda epey az yer tutmasına rağmen) Carlene Kipps. Carl da başlangıçta ilginç bir portre çizerken sonlara doğru prototipleşmekten kurtulamıyor. Benzer şekilde Claire de umut vaad ediyor ancak onu da bir yerde yitiriyor ve bir daha bulamıyoruz. Belsey ailesinin oğulları Jerome (romanda çok zayıf bir yere sahip) ve Levi ile Monty Kipps ise tahmin edilebilir tipler çiziyorlar. Monty Kipps'in romanda yapılan burjuva ahlakı eleştirisi gereği daha iyi boyutlandırılmış olması gerektiği dikkat çekiyor. Viktoria Kipps ise başlı başına bir vak'a. Roman boyu Viktoria ile ilgili bir kanı oturtmak mümkün değil. Bu sayılanların dışında daha bir çok karakter bir görünüp bir kayboluyor ve birçoğu okuyucuda beklenti yaratıp sonrasında bu beklentiyi karşılamıyor.

Sonuç olarak  elimizde birçok konuya değinmeye çalışırken hepsinde bir şekilde yarım kalan ve kucağımıza bir yumak bırakıp kaçan bir roman var. Birçok açıdan İnci Gibi Dişler'e benzer, ancak genel olarak bütünlük duygusundan uzak ve okuyucuda bir tamamlanmışlık duygusu yaratamıyor. Yine de Zadie Smith'in bu romanı kaleme aldığı sıralarda henüz otuz yaşında olduğunu unutmamak ve Zadie Smith'i takip etmekten vazgeçmemek gerek.

Sevgiler,
E.

Güzelliğe Dair
Yazar. Zadie Smith
Çevirmen: Berna Kılınçer
Everest Yayınları
554 Sayfa

10 Nisan 2014 Perşembe

Genç Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Genç olmanın dayanılmaz bir hafifliği vardır. Öyle ki bu hafiflik hiçbir şeye benzemez. Tabirin içinde geçen “dayanılmaz” sözcüğü ona gizli bir cazibe katsa da esasen bu hafifliğe katlanılmaz demek daha doğru olur. Evet, genç olmanın katlanılmaz bir hafifliği vardır!

Neden katlanılmaz bu hafifliğe? Dayanılmaz olan birtakım ağırlıklar değil midir çoğu zaman? Çelişkili gibi görünse de esasen basit bir cevabı var bu sorunun. Hafifliğe dayanması daha zordur. Çünkü omzunuza yüklenen ağırlık karşısında herkes sizden yana olur ve ağırlığın cinsine göre size gizli bir saygı duyarken hafiflik tepenizde dolaşan ve sizden başka kimsenin göremediği kara bir bulut gibidir. Bu yüzden hafifliği sırtlayan kimseler her zaman yalnız ve kara bulutlarıyla baş başadırlar.


Taşıması en zor hafifliklerden biridir genç olmak. Çünkü diğerleri sizi yok saymakla kalmaz, size içten içe bir öfke de duyarlar. Sizden yaşça küçük olanlar için erişmek için yanıp tutuştukları yasak bir meyvedir gençlik. Yaşça sizden büyük olanlar içinse elden kaçırılmış beyaz bir kuştur ve bu kuşun bir daha yakalanma ihtimali olmadığı açıktır. Sizinle bu dayanılmaz hafiflik konusunda duygudaşlığı olmayan akranlarınız ise sizi adeta hor görürler. Hayatın bazı kuralları vardır onlara göre. Bu kurallara uyamamak da sizin kabahatinizdir. Üstelik sizi hor görmekten gizli bir gurur duyarlar adeta. Oysa o akranınızdır ama hiç genç olmamıştır. Bir yetişkinlik telaşıdır onunki.

Tuğba Doğan’ın Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ilk romanı Musa’nın Uykusu da tam bu türden bir hafiflik üzerine kurulu. Ağırlıklı olarak bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı roman gerek anlatım dili, gerekse biçimiyle Oğuz Atay’ın fenomen haline gelen romanı Tutunamayanlar’ı akla getiriyor. Bu hikaye de tıpkı Tutunamayanlar gibi bir özne (Tutunamayanlar açısından Turgut Özben) ve bu öznenin hayat akışını kıran ve özneyi bilincinde karanlık bir yolculuğa sürükleyen bir özne/nesne (Tutunamayanlar açısından Selim Işık) arasında kurulu. Burada da özne/nesne varlığından çok yokluğuyla etki yaratıyor.
 Hikaye kitaba adını veren Musa’nın romanın baş karakteri Zeliha’nın evinde bütün hayal kırıklıklarının bir timsali gibi belirmesiyle başlıyor. Zeliha’nın kendisine bir müttefik olacağı inancıyla uzun uzadıya beklediği kardeşi Musa önce gecikmesiyle, sonra da gecikmesinin şekil verdiği varlığıyla hayal kırıklıklarının sıfır noktası oluyor Zeliha için. Bir müttefik bekleyen Zeliha karşısında ancak ve ancak bir kader ortağı buluyor ve Zeliha ile Musa’nın mecburi yol arkadaşlığı da böylece başlamış oluyor. Zeliha’nın müttefikini bekleyişi öyle uzun sürüyor ki bir noktada beklemek bir varoluş biçimi haline geliyor Zeliha için. Zeliha kardeşini bekliyor. Zeliha o evden çıkacağı günü bekliyor. Zeliha romanını yazmayı bekliyor. Zeliha sırasının gelmesini bekliyor. En çok Musa’nın ölmesini bekliyor. Musa ki Zeliha’nın bütün bekleyişlerinin bekçişi. Ateşler yakmıyor Musa’yı. Ne yapsa ölmüyor!
Bakmayın bu satırlarda öyle göründüğüne, bir süper kahraman değil Musa. Aksine öyle pasif, öyle durağan ki adeta bir taşın ağırlığına sahip. Pasifliği de sığlığından değil üstelik, tamamiyle başka bir dünyanın insanı oluşundan. Evet evet, kesinlikle bir meteor bu Musa! Zeliha’nın evinin, hayatının, aklının,  dayanamadığı gençliğinin ortasına düşen bir meteor. Öyle bir delik açıyor ki düştüğü yere artık hafızasında ne varsa geçmişe ve geleceğe dair kusmalı bu çukura Zeliha. Kusmalı ki senelerdir ihtimamla sakladığı bu yara gün yüzüne çıkmasın. Kusmalı ki bu dayanılmaz hafifliğin altında ezilip kaybolmasın.
Musa suya bırakılandır. Zeliha su perisi. Yaralarsa ancak onları kabul edip kaşımayı bıraktığımızda kabuk tutmaya başlar. Ve bütün nehirler her zaman Musa ile Zeliha’yı kavuşturur.
Tuğba Doğan düşünce ülkesinin topraklarından başka yerle vatandaşlık bağı olmayan, kimi zaman amaçsızlığı kimi zamansa amaçlarının ufuk çizgisinde bir noktadan ibaret oluşu altında ezilen, hiçbir zamana tam manasıyla ait olamayan ve kader çizgisinin bir yerde kırılmasını umutsuzca bekleyen kendi kuşağından bir kadının hikayesini içtenlikle anlatmış. Siz de gençliğin dayanılmaz hafifliğine karşı Zeliha’ya bir omuz vermek isterseniz Musa’nın başı göğsünüze yaslanmak üzere bekliyor.

Musa’nın Uykusu
Tuğba Doğan / Şubat 2014
Yapı Kredi Yayınları, 153 sayfa.

Bu yazı 12.03.14 tarihinde www.sabitfikir.com adresinde yayınlanmıştır. 

1 Mart 2014 Cumartesi

Maria Puder'in Emsalleriyiz ya da Arzunun Karanlık Madonna'sı

Sabahattin Ali’nin 1943 yılında yazdığı Kürk Mantolu Madonna nicedir çok satanlar listesinden inmiyor, özellikle ilk gençlik yıllarını yaşamakta olan okurlar tarafından büyük ilgi görüyor. Öyle ki otobüslerde, metrolarda elindeki Kürk Mantolu Madonna’ya hararetle sokulmuş lise öğrencileri görmeniz işten bile değil. Peki kullandığı dil itibariyle bugünün okurunu bir parça zorlayan bu kitabı yayınlanmasının üzerinden bunca yıl geçtikten sonra bu kadar popüler yapan nedir? 

Romanın baş kişisi her ne kadar Raif Efendi olsa da kabul etmek gerekir ki bu romanın gizli öznesi Maria Puder’dir. Raif Efendi’nin çekingen yapısı, utangaçlığı hikaye boyunca neredeyse hiçbir ilerleme göstermezken Maria Puder'in kişiliği (neredeyse bir bipolar gibi) mütemadiyen zikzaklar çizer. Biz okurları da romana bağlayan Maria Puder'in bu inişli çıkışlı halidir zaten. Yazar belki de bu yüzden kendisine anlatıcı olarak Maria Puder'i değil Raif Efendi'yi seçmiş, Maria Puder'in gel-gitli ruh haline içeriden bir çözümleme yapmaktan kaçınmıştır. Bu tutum Maria Puder'i yalnız Raif Efendi'nin değil, okurun da arzusunun karanlık nesnesi haline getirmektedir.

Her ne kadar burada atıfta bulunduğum "arzunun karanlık nesnesi" kavramı adını Bunuel'in 1977 yapımı filminden alsa da bu kavramın adı konmamış geçmişi çok daha gerilere dayanmaktadır. Bunuel'in Kürk Mantolu Madonna'yı okumuş olması mümkün değil. Ancak biri edebiyatın, diğeri sinemanın en parlak akıllarından olan Ali ve Bunuel sezgisel olarak aynı kadın figürüne yöneliyor. Sabahattin Ali'nin Maria Puder'i ile Bunuel'in Conchita'sı birçok yönden benzerlik gösteriyor. Ancak ben burada Conchita'yı bir parça es geçip Maria Puder'le devam edeceğim. 
Raif Efendi Kürk Mantolu Madonna ile ilk kez tesadüfen girdiği bir resim sergisinde karşılaşır. Bu karşılaşma romanda şöyle anlatılır:

"Büyük salonun kapıya yakın bir duvarının önünde birdenbire durdum. O andaki hislerimi, bilhassa aradan bu kadar seneler geçtikten sonra, anlatmama imkan yok. Yalnız orada, kürk mantolu bir kadın portresinin önünde, mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum. Resimleri seyredip geçenler, vücutlarıyla beni sağa sola itiyorlar, fakat ben olduğum yerden ayrılamıyordum. Bu portrede ne vardı? Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum; yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı."

Bu noktada Maria Puder'i arzunun karanlık nesnesi yapan ilk unsur ortaya çıkar; gizemlilik. Maria Puder güzellik bir yana, çekici ve gizemli bir kadın olarak tarif edilmiştir. Öyle ki otoportresi onlarca resim içerisinde Raif Efendi'nin dikkatini çekmeyi başarmış, Raif Efendi'yi kendisine bağlamıştır.  Arzunun nesnesini karanlık kılan taraf tam da bu gizemdir. Tüm hikaye boyunca Maria Puder'i kendi anlattığı kadarıyla tanırız; babası yoktur, Atlantik adlı bir kulüpte keman çalıp şarkı söylemektedir, annesiyle yaşamaktadır. Başka? Başka hiçbir şey... Geriye kalan karanlık bir boşluktur ve bu boşluk da arzu ile doldurulmaya çok müsaittir. Ama gizemli olmak Madonna olmak için yeterli midir?

Tam da burada Sabahattin Ali'nin Maria Puder'e uygun gördüğü isim gidiyor devreye: Madonna. Bilindiği üzere resimde Madonna Meryem Ana'yı temsil eder ve Meryem Ana tasvirlerinde kullanılan bir kavramdır. Meryem Ana'nın Hristiyan mitolojisindeki yeri ise malum; bebek İsa'nın annesi, saflık simgesi, erişilmez bir kadın. İşte burada yakaladığımız ipin ucunu gelin bırakmayalım ve Sabahattin Ali'yle bir konuda uzlaşalım. Madonna, Meryem ya da Maria... O ulaşılmaz bir kadın. 

Ulaşılmaz olmak arzunun temel prensibidir. İnsan doğal olarak kendinde olmayanı arzulamaktadır. Serüven bu arzulanana ulaşmak ümidiyle katedilen bir yoldur. Bir nevi vuslata erme çabasıdır. Maria Puder de Raif'i hep belli bir mesafede tutarak içinde bulunduğu arzulanan konumunu korumaktadır. Çünkü vuslata ermekle arzu tatmin olur ve tatmin olan arzu da sona erer. Maria Puder ise arzulanmayı sürdürebilmek için Raif'i hep belli bir mesafede tutmaya mecburdur. 
Arzunun tatmin edilişinin romanın sonlarına denk gelmesi boşuna değildir. Fakat tatmin sözcüğü sizi yanıltmasın. Burada bahsettiğim cinsel bir tatmin değil. Zaten Maria Puder ile Raif'in cinsel yakınlığı da kitapta sözü edilen bir durum değil. Dolayısıyla romanda coşkun bir vuslat sahnesine de rastlamıyoruz. Sabahında sözü dahi edilmeyen, ancak sezebildiğimiz bir vuslat sahnesi ki bu zaten arzu nesnesi de henüz konumunu terketmiş değildir. Hatta aşkını itiraf etmekle de arzu nesnesi olmaktan çıkmaz Maria Puder. Zira bir kadının size aşık olması size teslim olduğu manasına gelmez hiçbir zaman. Maria Puder de aşık olmakla teslim olmamıştır, Raif'in olmamıştır. Henüz...

Ancak romanın bir yerinde Raif'in arzusunun tatmin edileceği romanın tekniği gereği baştan bellidir. Zira Raif'in hali arzusu tatminsiz bırakılmış bir adamın hali değildir. Tatmin edilen arzusunun yerine yenisini koyamayan bir adamın halidir. Tatmin edilemeyen arzu çoğu kez saplantı halini alır. Oysa Raif'in üstündeki daha çok bir vazgeçmişlik halidir. O halde Raif'in arzusu bir noktada tatmin edilmiş ve Maria Puder arzunun karanlık nesnesi olmaktan çıkmıştır. Bu an romanın sonlarında Maria Puder ve Raif'in ayrılık sahnesine tekabül eder. Bu sahne romanda şöyledir:

"Şimdi ben gidiyorum. Fakat ne zaman çağırırsan gelirim." dedi.
Evvela ne demek istediğini anlamadım. O da bir an durdu ve ilave etti:
"Nereye çağırırsan gelirim."

İşte Maria Puder'i arzunun karanlık nesnesi olmaktan çıkaran an bu andır, Raif için gerçek bir vuslat anı. Çünkü Raif'in arzusu tatmin olmuştur. Raif'in arzusu özde Maria Puder'e sahip olmaktır ve bu sahip oluş Maria Puder'le sevişmekle değil, Maria Puder'i teslim almakla mümkündür. Maria Puder Raif ne zaman çağırırsa gelecektir. Nereye çağırsa gelecektir. Maria Puder teslim olmuş ve arzunun karanlık nesnesi kendi kendini ortadan kaldırmıştır. 

Bu yazıyı bitirmeden açıklamak istediğim son bir husus var ki o da "Maria Puder'in Emsalleriyiz." derken neyi kastettiğim. Bu noktada minder dışına kaçıyor ve topu Maria Puder'e atıyorum. O hepimizin yerine birkaç güzel laf etmiş:
"Bunun için muhakkak bir erkeği sevmem lazım geldiğine inanıyorum. Ama sahiden bir erkek... Hiçbir kuvvete dayanmadan beni sürükleyebilecek bir erkek... Benden bir şey istemeden, bana hakim olmadan, beni tezlil etmeden beni sevecek ve yanımda yürüyecek bir erkek... Yani hakikaten kuvvetli, tam bir erkek..."

İşte o kadar...