tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2014 Salı

Hayat Kısa ve Hafif Bir Şeydir: Roberto Zucco

Hayat kısa ve hafif bir şeydir. Ve Roberto Zucco da seçilmemişlerin atası. Hiçbir yarışta birinci gelmemiştir o. Ya da dalaşmamıştır hiç kimseyle. Örneğin bir kavgada burnu kırılmamıştır hiç. Ya da, ne bileyim, dudağı filan patlamamıştır o güne dek. Hissizlik hastalığından muzdariptir bir yanılsamalar dünyasında. Kanla, etle, tükürükle ya da meniyle gerçek bir şeyler arar durur. Atan bir nabız, kesik bir soluk, kasılan bacaklar, gevşeyen bacaklar. Elinin altında bir sıcaklık, dümdüz çizgisinde bir sıçrama peşindedir. Gerçeğin peşindedir Zucco. Bu koca evrende bulunmaya, bilinmeye değer tek gerçeğin. Siz buna ister hayatın anlamı deyin, ister yaşamın amacı; o bilinmeye, bulunmaya değer tek gerçeğin peşindedir her daim. Bir tane bulsa yetecektir, bir tanecik. Oysa böyle bir gerçek Afrika'da karlar altında buz tutmuş bir göl kadar imkansızdır ve beyaz gergedan diye bir şey yoktur. Öyle mi sahiden?

Hayat gerçekten de kısa ve hafif bir şey. Son bir-iki yılda tiyatronun da öyle olduğunu düşünmeye başladım. Tiyatro gerçekte sosyo-politik bir araç mı, yoksa oyun oynamanın kendi değerini korumamız mı gerek? Bana sorarsanız ikincisi, çünkü başta oyun oynamanın kendisinin politik olduğu görüşündeyim. Peki oyun neden politiktir? Çünkü oyun oynayan iktidarı yadsımaz, onu ciddiye almadığını gösterir. Ve bu tavır iktidar karşısında gösterilebilecek en cesur tavırdır. Moda Sahnesi'ni bir bakıma bu yüzden seviyorum; oyunu elden bırakmıyorlar. Bu tavır 2014-2015 sezonunun yeni oyunu Roberto Zucco için de geçerli.

Var olanı kopya etmektense kendi gerçekliğini yaratan bir anlayışla kuruluyor bütün oyun. Bu tam da Zucco'nun gerçeği arayan tavrına denk düşüyor. Geçen sezon Hamlet'te gördüğümüz oyuncuların birden fazla karakter canlandırması durumu Zucco'da da devam ediyor. Bu durum oyuncuların oyunun her anında sahnede kalmasını sağlıyor ki bunun oyuncuların konsantrasyonuna etkisi büyük. Tek karakter canlandıran tek oyuncu oyunun Roberto Zucco'su İnan Ulaş Torun ki o da Zucco'nun dahil olmadığı sahnelerde sahne kenarında oturup bekliyor ve seyircilerle beraber oyunu izlemeye koyuluyor. Bu noktada söylemeliyim ki onun sahne kenarında otururken verdiği insanı tepkiler, örneğin komik bulduğu şeye gülmesi, çok hoşuma gitti ve sahnedekinin oyuncu olmanın ötesinde bir insan olduğunu seyirciye hatırlattı. Gerçekten de sahnede izleyicisine tepeden bakan ve pek ciddi tiyatrosuyla meşgul aktörler değil, oyun oynamayı meslek olarak benimsemiş ve oynadığı bu oyuna sizi de dahil etmek isteyen insanlar vardı.

Söylemek isterim ki İnan Ulaş Torun sahne kenarında ne kadar iyi bir insansa oyunda o kadar iyi bir Roberto Zucco olmuş. Ne Zucco'nun sadece bir katil değil, gerçeğin peşinde bir insan olduğunu unutmamıza ne de Zucco'yu bir an olsun, en günahsıza yönelen cinayetinde bile, canavarlaştırıp kurtulmamıza izin vermiyor. Çünkü suçu Zucco'ya yüklemek enikonu kolaya kaçmak olur. Ve bu kolaycılığa kaçacak olursak oyundan bize ucuz bir katharsisten başka bir şey kalmaz. O yüzden siz siz olun, bu kolaylık tuzağına düşmeyin. Öte yandan Zucco'yu kahramanlaştırmak da ayrı bir tuzağa düşmek olur. İnan Ulaş Torun'un Zucco'suyla biz bu tuzağa da düşmüyoruz.

Sahnede İnan Ulaş Torun'a eşlik eden yedi oyuncudan bahsetmek isterim şimdi de size; Hülya Gülşen, Murat Tüzün, Ezgi Coşkun, Deniz Elmas, Çağlar Yalçınkaya ve Onur Uysal'dan. Eğer tiyatro bir takım çalışmasıyla sahiden sahnede yanımda tam da böyle bir takım olsun isterdim. Hülya Gülşen ve Murat Tüzün deneyimlerini sahneye taşırken Ezgi Coşkun büründüğü her rolü köpürtüyor. Denebilir ki hem en komik, hem en acıklı roller onun payına düşmüş ve ortalığı kahkahaya boğduğu anlarda bile karakterlerin asıl trajedilerini muhafaza etmeyi biliyor. Ayrıca oyunun tertemiz çevirisi de Ezgi Coşkun'a ait. Deniz Elmas ise Ortadoğu ve Balkanlar'ın şirinlik şampiyonu adeta; asıl yaptığının iktidara başkaldırmak değil, iktidarı babadan alıp kocaya vermek olduğunun farkında olmayan bir küçücük kız çocuğu. Zucco'nun insanları içinde en temiz ve belki de en mahsunu. Çağlar Yalçınkaya iktidarın yapış yapış ve yavşak taraflarını kendi üzerine toplayarak oradan bir abi karakteri doğurmuş. Acılar acı değil bu dünyada, kızlar kadın olmakla tedavüle giriyor. Erkek söylem her yerde, ama her yerde işine geleni söylemeyi biliyor. Onur Uysal'a gelecek olursak o olması beklenen yerde bitiveren bir joker misali bu oyunda. Uzun lafın kısası tüm oyuncular kendi yarattıkları bu gerçekliğin içinde yerli yerindeler.

Olan biten her şeyin bir oyundan ibaret olduğu algısı sahne ve ışık tasarımına da yansımış. Sahne ve ışık tasarımı da bu algıyı destekler nitelikte. Temeli iki kara tahta ve bu tahtalar arasına gerilmiş bir askı olan dekoru oyuncular adeta bir duyuru panosu olarak kullanıyor. Bu kara tahtalara yazılan sahne isimleri ve mekanlar sayesinde izleyicinin zihninde bir mekan yaratmasına ve bunu sahneye adapte etmesinde imkan sağlanıyor. Gelin biz buna hayal gücüne dayanan, kişiye özel bir sahne tasarımı diyelim! Işık tasarımı da gerek sahne tasarımını, gerekse oyuncuları mükemmelen destekliyor. Bu noktada ortaklıkları uzun yıllara dayanan ve bu ortaklığın meyvelerini bize ikram eden iki ismi anmak gerek: Sahne tasarımında Bengi Günay ve ışık tasarımında İrfan Varlı. Bu iki ismin yaratıcılıkları genç yönetmen Bay KA'nın dünyasıyla buluşunca, deyim yerindeyse, voltranı oluşturuyorlar.

Son olarak, bana öyle geliyor ki, genç yönetmen Bay KA'nın bu oyuna yaklaşımını tek cümlede özetleyebilirim: Günümüzde hiçbir trajedi yok ki trajikomik olmasın.

Siz siz olun, beyaz gergedanı takip edin!

İyi seyirler.

www.modasahnesi.com

18 Mart 2014 Salı

Bir Delinin Anatomisi

Bir insanın neden delirdiğine dair binlerce neden sayılabilir ama insan nasıl delirir? Birdenbire mi? Bir şimşek gibi çakan bir şey midir delilik? Etrafımızı yavaş yavaş saran, karanlık bir boşluk mudur yoksa? Sahi, delilik nedir?

Hatıralar neden yapılmıştır ki bu kadar uçucudur? Bu yüzden mi kayıt altına almadan duramayız onları? Hatırlayınca mı kaydederiz onları? Unutmamak için mi? Ya da ileride hatırlamamıza yardımcı olmalarını mı umarız?


Gogol’ün Delinin Hatıra Defteri adlı uzun öyküsünü ilk okuduğumda 11 yaşındaydım. Babamın kitaplığından geriye kalmayı başarmış birkaç kitaptan biriydi. Vişne çürüğü renkte bir kapağın üzerinde siyah harflerle “Bir Delinin Hatıra Defteri” yazardı, o kadar. Benim çocuk edebiyatından yetişkin edebiyatına geçişimin ayak sesleriydi bir bakıma. Gogol’ün üslubundaki ince ironi beni mest etmişti o zamanlar. Düpedüz komik adamdı bu Gogol! Aksenti İvanoviç denen deli de ondan aşağı kalmazdı hani.

Bu akşam bu eski dostum Devlet Tiyatrosu Üsküdar Tekel Sahnesi’ndeydi. Oldukça maceralı bir biçimde edindiğimiz biletlerimiz cebimizde, soluğu sahnede aldık. Sahnenin ortasında dev bir vinç, vincin demir sepetinden sarkan bir ayak, her yan duman. Kapılar kapanıyor, haydi oyun başlasın!

Erdal Beşikçioğlu’nun ününe yaraşır bir oyunculuk yeteneği olduğu apaçık. Beylik bir laf vardır. “Oyuncunun enstrümanı bedenidir.” denir. Erdal Beşikçioğlu’nun bu enstrümanın virtüözü olduğunu söylesek herhalde yanlış olmaz. Bir saat on beş dakikalık oyun süresi boyunca vincin üzerinde ayak basmadık yer bırakmayan ve vücudunu olabilecek en üst performansta kullanan çelimsiz görünüşlü bu adam bu kas yapısını neresinde saklamış bugüne dek!

Ancak Erdal Beşikçioğlu’nun bu takdire şayan oyunculuk becerisine rağmen oyunun ilk 20 dakikasının benim için oldukça zorlayıcı olduğunu itiraf etmeliyim. Erdal Beşikçioğlu’nu daha evvel sinemada ve televizyonda izlemiştim ama hiç sahnede izleme fırsatım olmamıştı. Sinemadaki gerçeklikle tiyatrodaki gerçeklik bambaşka şeyler olduğu için açıkçası karşımdaki adamın kim olduğunu bilmiyordum. Ve izlemekte olduğum oyuna yoğunlaşmama engel olan, beni huzursuz eden bir şey vardı. Yavaş yavaş bu şeyin ne olduğunu çözmeye başladım. Sahnede adım adım delirmekte olan bir adam yoktu. Zaten delirmiş bir adam vardı. Üstelik metnin kurgusuna baktığımızda göreceğimiz üzere bugünden geriye bakılarak anlatılan bir öykü değildi bu, aksine bir güncenin ruhuna uygun olarak neredeyse günü gününe kaydediliyordu. 

Bana sorarsanız bu durum Aksenti İvanoviç’in deliliğinin yükselen bir seyir izlemesini zorunlu kılıyor. Mevcut reji dahilinde de elbette yükselen bir çizgi takip ediliyor ama başlangıç noktası yükseklerde bir yerde seçildiği için seyrin yükselişi dar bir aralığa sıkışmış durumda. Dolayısıyla oyunun ilk yarısında seyirci bu yüksek başlangıç çizgisinden başlayan oyuncuya yetişmek için adeta koşmak zorunda kalıyor. Seyirci oyuncuya yetiştiği noktada öyle hızlı yükselmiş oluyor ki bu kez de oyuncudan kendi hızına yaraşır bir yükseliş beklemeye başlıyor.

Bu en azından benim için böyle oldu. Delirmekte olan bir adamın hikayesini beklerken delirmiş bir adamın hikayesiyle karşılaştım ve karakterin deliliğine eşlik etmek için tutturduğum tempo oyunun geri kalanına fazla geldi. Bir öykü ile tiyatro oyunu arasındaki farkları kabul etmek gerekir elbette. Öyküyü okuyan ben yazar Gogol’ün birinci dereceden muhatabıyımdır. Ancak oyunu izleyen ben ancak Gogol’ün birden fazla yorumcusuyla muhatabımdır. Kısaca okurluk peygamberlik mertebesiyse izleyicilik müminlik seviyesidir denebilir bu ilişki dahilinde. Bu iki makamda da bulunmuş biri olarak bana sorarsanız köpeklerin konuştuğuna inanan bir adamın deliliğiyle kendini İspanya Kralı sanan bir adamın deliliği arasında mutlak bir dozaj farkı vardır.

Gogol’ün manik-depresif kişilik bozukluğu kavramını bilme ihtimali yok ancak böyle bir karakteri sezgileri yoluyla bulması çok mümkün. Bu yüzden de amirinin kızına duyduğu karşılıksız ve imkansız aşkla son derece depresif bir planda başlayan Aksenti İvanoviç’in önce kendini İspanya Kralı sanmaya kadar varan bir manik evre izleyen, hikayenin finaline doğru tekrar depresif bir evreye giren ve yalnız ve yalnız son cümlesiyle tekrar manik bir evreye göz kırpan hikayesinin birtakım keskin dönemeçler içermesi gerektiği kanaatindeyim. Ancak mevcut reji içerisinde bu dönemeçlerin oldukça silik olduğunu söyleyebilir. Çoğunlukla manik bir adam var sahnede.

Fakat eninde sonunda bir metnin muhataplarının sayısı kadar farklı yorumu olduğunu da kabul etmek zorundayız. Benim 11 yaşında tanıştığım eski arkadaşıma kendimce getirdiğim yorum Cem Emüler ve Erdal Beşikçioğlu’nun yorumuyla pek benzeşmiyordu, hepsi o.

Sonuç itibariyle mevcut sanat ortamımızın ortalamasının çok üstünde bir oyunculuk ve sahne/ışık tasarımı içeren keyifli bir oyunla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. Ancak bu yazıya son vermeden evvel söylemek istediğim son bir şey var: Her ne kadar kendimi çocuklara Noel Baba’nın gerçekte var olmadığını söyleyen biri gibi hissetsem de gözlemlerin doğrultusunda belirtmek zorundayım; sahnedeki adam Behzat Amir değil, Erdal Beşikçioğlu.
Sevgiler,
E.

6 Mart 2014 Perşembe

Aklım Albayım, Bana Oyunlar Oynuyor. Tehlikeli Oyunlar...

Moda Sahnesi'ndeyiz. Çay iyice demini almış, çok lezzetli. Fonda çok güzel müzikler çalmakta ki bu müzikleri gişede bize biletimizi veren Barış Yaman'a borçluyuz. Çayımız bitti, son sigaralar içildi. Merdivenlerden aşağı iniyoruz. Benim acilen tuvalete gitmem gerek. (Hayattaki en büyük fobilerimden birinin de ellerimi sabunladıktan sonra otomatik muslukların beni görmezden gelmesi olduğunu biliyor muydunuz?)

İşte salona girdik. Sahnede iki salıncak ve bir adam var. Adamın sizde yarattığı ilk his sempati. Evet, apaçık sempati duyuyorsunuz bu adama. Bilmeyenleriniz için bu adam Erdem Şenocak, aynı zamanda birazdan yaşayacağınız iki buçuk saatlik deneyimin müsebbibi.


Ve oyun başlıyor. Karşımızda meşhur bir romanı oyunlaştırmaya çalışan bir oyuncu yok, adeta romanın içinden fırlamış harflerle ve noktalama işaretleriyle bezeli bir karakter var. Hüsamettin Albay Hikmet Benol'un Öteki Ben'iyse Hikmet Benol da Oğuz Atay'ın gayrimeşru ikizidir. Ama elbette bunu bize bizzat söyleyecek değil. Ben olsam ben de söylemem, ne yalan söyleyeyim! Hatta kendime bile söylemem, zira pek ağzı sıkı biri değilimdir. Oğuz Atay da söylememiş nitekim. Kendine bile söylememiş, bunu günlüklerinden anlıyoruz biraz. Çünkü günlüğünde hep tasarılarından bahseder Atay ama sonunda ortaya çıkan metin kontrollü bir tasarımın değil, kontrollü bir deliliğin ürünüdür. Fakat burada konumuz roman değil oyun olduğu için bu konudaki görüşlerimi ileri bir yazıya erteliyor ve konumuza kesin bir dönüş yapıyorum.

Sene 1970. 25 Nisan günü. Erdem'in doğmasına henüz dokuz sene varken bugünlerin geleceği Oğuz Atay'a malum oluyor ve kendisi yeni tutmaya başladığı günlüğüne şu satırları düşüyor.
"   Sevin "Artık meseleni sanat haline getirdin." dedi. Doğru ya, sanat eseri ile insan, yaşar mı bir insanla yaşadığı gibi.   "
Retorik bir soru olduğunun farkındayım ama benim cevabım evet. Çünkü Erdem Şenocak herhangi birini olanca varlığı ve gücüyle ezmeye muktedir bir sanat eseriyle yaşıyor işte sahnede; sevgilisi gibi, arkadaşı gibi, albayı gibi... Ve her şeyden önemlisi çoğunluğun düştüğü bir yanılgıya düşmüyor Erdem Şenocak; Hikmet'in hastalıklı aklını durumunu trajik bir noktadan anlatmıyor bize. Depresif, buğulu gözleri uzaklara dalan, karizmatik bir ses tonuyla " Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor!" diyen bir Hikmet sunmuyor. Sahnede tam da olması gerektiği gibi bir Hikmet var; kafası karışık, ne yapacağını bilemeyen, kendine  bile yaranamayan... Kimi zamanlar sümük kıvamında bir adam. Oyunlarda asla başrol oynayamayan, ancak başkalarının cümlelerini tamamlayan ve yarım bırakmak zorunda kaldığı cümleleri başkaları tarafından tamamlanan mükemmel bir kaybeden. Sevgi'yi kaybeden, Bilge'yi kaybeden, annesini kaybeden... Sahip olup olabildikleri biricik albayı Hüsamettin başta olmak üzere bir gecekondu mahallesinden ibaret olan Hikmet. Gecekondularla sıkıştırılmış ahşap bir ev Hikmet. Güçlükle ayakta duruyor ve henüz yıkılmamış olması oldukça sıkışık bir vaziyette oluşundan. 


Oyunculuk mevzusuna gelecek olursak; Stanislavski metodu hiçbir zaman takipçisi ya da destekçisi olduğum bir yöntem olmadı. Ama Stanislavski'nin bir sözü vardır ki bence Türkiye'nin tiyatro ortamında birçok oyuncu arkadaşımız bu söz ile damgalanmalı: Sanatta kendinizi değil, kendinizde sanatı seviniz! Erdem Şenocak'ın temelde Grotovski'den etkilendiği ve öğrendiği açık. Fakat aynı zamanda Stanislavski'nin bu sözünün de yaşayan bir temsili gibi. Onu bunca güzel, bunca sevilesi yapan şeylerden biri de bu sanırım. Erdem oynarken kafasının içinde kendini izlemiyor, güzel ya da çirkin görünmesiyle ilgilenmiyor, seyircilerin kendisini izlemekte olduğunu düşünmüyor, Erdem sadece oynuyor. Ve bana geçen hissi odur ki Erdem de sadece oynamak istiyor! Öyle ki onu izleyen birçok oyuncunun onun yerinde olmayı dilediğinden neredeyse eminim. 

Grotovski'den söz açmışken; sahnede bütün ekipmanı iki salıncaktan ve kendi bedeninden mütevellitken iki buçuk saatin tek bir anında dahi seyircinin dağılmasına izin vermeyen Erdem Şenocak beni dehşete düşürdü. Salıncakları kimi zaman mini etekli kadınlar, kimi zaman dolmuş, kimi zaman üzerinde çay taşınan bir tepsi oluyor. Ve sahnede bütün davetlileri Erdem'in uvuzlarından oluşan uzun bir yemek masası kurulabiliyor. Bu yetkinliğin karşısında ancak takdirlerimi belirtebiliyor ve bununla yetiniyorum.

Uzuuun lafın kısa haliyle; çok uzun bir zamandır kimseyi ayakta alkışlama ihtiyacı hissetmemiştim. Uzun zamandır ödeneklisi, ödeneksizi derken üst üste birçok kötü oyun seyretmiş biri olarak Tehlikeli Oyunlar bana ilaç gibi geldi diyebilirim. Ve sevgili Erdem; günün birinde orta boylu, kısa saçlı bir kadın durduk yere gelip sana sarılırsa bil ki o benim. 

Not: Tehlikeli Oyunlar başta olmak üzere Seyyar Sahne'nin tüm oyunları hakkında  http://www.seyyarsahne.com/ adresinden bilgi alınabilir ve oyun tarihleri takip edilebilir.